Artık Kale Cafe’yi duymayan, kahvaltısını duyup da gitmeyen, hele ki haftasonu çılgın kalabalık olacağını adı gibi bilse dahi canı çekti mi yapacak bir şey yok diyip yine de sahil yolunu tutmayan kaldı mı? Kaldıysa eğer, son cümleyi okuduğunuz gibi toplayın ekibi ve yola düşün. Vakit? Hiç problem değil, siz de “kahvaltı servisimiz saat bilmem kaça kadar yalnız” diyen yerlerden bıktıysanız sabitinizi buldunuz artık.

En son gittiğimiz zaman saat 16:30’du ve masalarına oturduğumuzda artık yüzümüzden çay yerine portakal suyu isteyeceğimizi okumuştu garsonlar resmen. Burası kitlelerin kalbinde yer etmiş, kendinden bıktırmayan, bizim de her seferinde masadan çatlayarak kalktığımız bir yer. Belki dışarıdan baktığınızda çok göz boyamadığı, süsü püsü olmadığı için “burası mı?” dedirtebilir size ama yo hayır, mevzu mutfaktan çıkanlarda.

Serpme Kahvaltı

Öyle gavurlar gibi bir fincan kahve bir kuru croissant ile kahvaltı olmaz arkadaş, hele haftasonu! Kale Cafe bu gerçeği o kadar iyi biliyor ki, servisinde her gelen müşteri “donat masayı şefim!” demiş gibi davranıyor. Klasik kahvaltı tabağı seçeneği de var elbet menüde ama tabi çoğunluk kahvaltılık tabakları serpilsin de serpilsin, masaya gelecekler hiç bitmesin, tek derdimiz yeni gelen tabağı nereye sıkıştıralımı bulmak olsun istiyor. Hem de siparişi verdikten son bırak beşi, iki üç dakika bile geçmeden bir bir gelmeye başlıyor güzellikler masanıza.

Dostum sen istemeden tereyağında kendinden geçmiş halde masaya hellim peyniri getiren mekan candır can! Hemen akabinde uygun bir köşede yerini alan sıcacık yufkaya ne demeli? Menemeni de soğutmadan mideye indirelim diye girişirken bir anda insanın içindeki o sinsi ses konuşuyor: “Dur azıcık diğer şeylerden de ye, hemen bitmesin bunlar”. O an çok hak veriyorsun kendine ve anca öyle gözlerin diğerlerini görmeye başlıyor. İşte biraz hellim peyniri ile, biraz bal kaymak ikilisiyle keyifli keyifli mideye indirilen yufkalardan sonra gözler söğüş tabağına anca kayıyor.

Değerli Kale Cafe’nin bıkmadan usanmadan domates kabuğu soyan, elleri öpülesi çalışanı; büyüksün! Domates salatalıklar kabuksuz, biberler genelde tatlı (yoksa Selen çok üzülürdü, acıya karşı sıfır tolerans) ama tabak bol zeytinyağlı limonlu. Efendim ne söyleyeyim biraz da o söğüşleri servis ettikleri şahane ezine peyniriyle tüketelim, dur arkasına bir iki tane de tuz oranını hep pek bir dengeli bulduğumuz siyah zeytin ekleyip şu muazzam haftasonu kahvaltımızı taçlandıralım derken masaya bir güzellik yaklaşıyor ki sormayın. Paçanga aşkına! Nefis nefis nefis nefis. Tamam da, neyi nefis? Anlatalım, bir kere olay pastırmada. Çemen sıfır, yok öyle bir şey Kale Cafe’nin paçanga böreğinde. Çemen olmadığı için, börek kızarırken yoğunlaşan, ve tadı ağırlaştıran bir durum da yok. Ayrıca içine domates ve biber de koyuyorlar ki özellikle domates böreğin içini nasıl kurumaktan kurtarıp ortaya sulu sulu bir lezzet patlaması yaratıyor ah inanın tatmalısınız.

Paçanga Böreği

Bunu da cennetlik midelerimize yollayınca zaten artık yavaştan frene basmalar başlıyor. Türlü türlü şimdi de biraz şundan, dur azcık daha bundan şımarıklıklarıyla artık bir noktada ben bittim, sanırım kıpırdayamayacağım kıvamına geliyorsunuz. Şimdiye kadar belki hiç bir şey kuş kondurulmuş, çığır açmış gibi gelmeyebilir bir kahvaltı serüveninde ama geleneksel Türk kahvaltısını, sadeliği sıradanlığa kaptırmadan en lezzetli haliyle size bize sunduğu için bile Kale Cafe çok seviliyor, hep tercih ediliyor.

Yer Rumeli Hisarı sahilde, dışarıdaki masalara oturursanız karnınızı doyurduktan sonra Boğaz’dan geçen devasa gemilere tankerlere bakıp “vay canına” derken türlü komplo teorileri üretebilirsiniz rahatlıkla. Çok mu yediniz? Hemen marş marş yolun karşısına, deniz kenarında yürüyüş iyi gelir.

Afiyet olsun.

YAZAR HAKKINDA